Social Media Fixed
Kudüs Hava Durumu
Kudüs \ 22:03
YAĞMURLU
İstanbul \ 22:03
Dolar
91.445
Dolar
211.3295
Dolar
6.1489
Dolar
5.4655
Özel Röportaj Haber

Büyük Birlik Partisi (BBP) Genel Başkan Yardımcısı Muhittin Açıcı ile Haber Kudüs olarak Balfour Deklarasyo’nun 100’incü yıl dönümünde bir röportaj yaptık. Mekanının kapılarını sıcak misafirperverliği ve samimi sohbetiyle açan Muhittin Açıcı, deklarasyon kapsamında alınan kararlar; İngiltere, İsrail, Osmanlı ve Müslümanların o dönemki durumu tavrı hakkında dikkat çeken açıklamalar yaptı. İslamileşmenin ve birliğin önemine vurgu yapan Açıcı, geri gidiş döneminin sona erdiğini,  hegemonik güçlere rağmen Gazze’deki iradeye diz çöktüremeyeceklerini, onlar açısından sonun başlangıcı olduğunu belirterek, “İsrail’in zeval kapısının yaklaştığını düşünüyorum” dedi. İşte o röportaj:

 

-İngiltere, 2 Kasım 1917’deki Balfour Deklarasyonu ile Filistin topraklarında bir İsrail vatanı oluşturulmasını öngören projeye açıktan destek veren ilk devlet. Kalkınan, ilerleyen bir Filistin halkın üzeri 100 yıl önce 67 kelimeyle çizildi. Efendim bu deklerasyon nedir hangi kararlar alındı?

Benim kanaatim, bahsettiğiniz o tarihi deklarasyon, Filistinlilerin Nakbe dedikleri yani büyük Felaketin başlangıcı değil aslında. Theodor Herzl, 18. Yüzyılın 2. çeyreğinden sonra, İsviçre’nin Basel şehrindeki deklarasyonu bu, deklarasyonun ön metni. Yani oradaki hedefleri, çizdikleri sınırları dolayısıyla, ben bunun bir sonuç olduğunu düşünüyorum. Zira elin oğlunun (İsrail) idealleri, gayeleri var. Bu noktada elin oğlu fikrinin mefkuresinin gayesinin peşinde koşuyor.

Allah insana çalıştığının karşılığını verir. Yani 18. yüzyılın 2. Yarısında Devlet-i Aliyye-i Osmaniyye, Batı’nın hasta adam dediği bir dönemde, elin oğlu sadece Filistin’i hedef göstermiyor, bugün Arz-ı Mev’ud dediği sınırlar içerisinde, büyük Siyon devletini hedef gösteriyor. Bunu gerçekleştirmek için de, dünün İngiltere’si bugünün ABD’si piyon. Ne var o deklarasyonda, “vatansız halka halksız vatan.” Bu aslında Yahudilerin veyahut Siyonistlerin tahrif edilmiş Tevrat’ın kendi hinterlandı dışındaki insanoğluna bakış tarzı.

Yeryüzündeki bütün insanlar, o büyük emelin hedefin dışındaki, tırnak içinde onların perspektifinden söylüyorum, hasseten bölge insanı, Müslümanlar insan bile değil, onların hizmetlileri, yani onların bendeleri, onlara hizmet etmek için yaratılmış ötekiler diye inanıyorlar. Yani Ariel Şaron, Filistinlilerin kollarını kırışından, Sabra ve Şatilla’da iki günde 3 bin masum insanı katledişine, zaten vatansız topraksız evsiz barksız yersiz yurtsuz bir sığınma, küçücük alanlarda çadırlarda hayatını idame ettirme mücadelesini veren Filistinli masumların ve hatta hamile annelerin karınlarını deşercesine katliam yapıyor.  Dışarıdan biz şöyle düşünüyoruz: Ne sadist ne gaddar ne hain ne alçak ne kindar ne nefret... O kindarlığından ve nefretinden dolayı yapmıyor bunu, dindar oluşundan yapıyor. Çünkü elindeki kitap ona madde madde nasıl zulmetmesi gerektiğini söylüyor, bunun ibadet ve kulluk olduğunu ifade ediyor. 

Hani meşhur bir şey var, Tevrat size 10 maddede öldürmeyeceksin der, o öldürmeyeceksin 10 madde, kendi insanlarına yönelik; kendi kardeşini, hem fikrini, kendi soydaşını, kendi dindaşını kendi insanını öldürmeyeceksin. O 10 emir bize, Filistinlilere, bölgedeki insanlara yönelik değil. O 10 emir, kendi içlerinde, Yahudilerin birbirlerini kesmemesi öldürmemesi pusu kurmaması noktasında bir muhteviyat ifade eder. Ama onun dışında, mesela kolların nasıl kırılacağı, omuzların nasıl delineceği kafaların nasıl ezileceği, hamile kadınların karınlarının nasıl deşileceği noktasında onlarca detay var. Dolayısıyla elin oğlu kindar olduğu için bizim ifademizle zulmetmiyor, dindar olduğu için zulmediyor. Ve eğer kendi perspektifinde ölümsüzleşmek, sonsuzlaşmak istiyorsa, tanrı Yehova’nın çizdiği sınırlar içerisinde, Arz-ı Mev’ud noktasında canını hiçe saymalı ve bu bölgede buna takoz olan kim varsa onu kaldırıp atmalı fikriyatını taşıyor. Onun için bu dramları hala yaşıyoruz.

Theodor Herzl, 1850’lerde bu ufku, heyecanı çizmiş ve bu noktada altı, altı buçuk asırdır dünyaya, insanlığa adaletle muamelede bulunmuş Devlet-i Aliyye-i Osmaniyye’yi, nasıl bertaraf ederiz düşüncesini masaya yatırmışlar. 1917’de fırsatlarını bulduklarında malumu ilan etmişler. Yani aslında İngiltere, kendi sömürgeci mantığı içerisinde Ortadoğu’yu parsellemedi aslında. İngiltere, bir üst akıl olan evrensel Siyonizm adına, Devlet-i Aliyye-i Osmaniyye’ye karşı yanına Fransa’yı, Çarlık Rusya’yı da, yani dünyada bizim kadim milliyetimize düşman kim varsa onları da alarak, öldürücü darbeyi bize vurma ihtiyacı hissetti ve büyük oranda bunda da muvaffak oldular, başardılar.

Yani Nakbe sadece Filistinliler için değil, Filistin bizim tarihi ecdadımızın diyarı ve bizim hani Mekke-i Mükerreme Medine-i Münevvere ruhumuzsa, Kudsü Şerif de kalbimiz. Netice şu, o dönemde bahsedilen deklarasyonda ifade edilen şey şu: Bu topraklar Osmanlı’nındı, Osmanlı Türk yurduydu, dolayısıyla Osmanlı yenildikten sonra burada, kim varsa muhatabımız değil. Dolayısıyla, şu andan itibaren, savaşı kaybetmiş millet adına, ben bu coğrafyayı boş kabul ediyorum, insansız vatan. Şimdi vatansız insanlar var, onlara devrediyorum, vatan vadediyorum.  

Nitekim o coğrafyada yani bugünkü dünyanın her tarafından Yahudilerin Filistin topraklarına getirilişi de, İngiltere’nin işgalinden sonra, o zamanki üzerinde güneşin batmadığı Britanya İmparatorluğu diye tarif ettikleri, Britanya’nın o günkü hegemonyasından sonra başlıyor. Bugünkü dram aslında sadece o gün başlamamış 1850’lerde başlamış ve hatırlarsanız Theodor Herzl, Düyun-u Umumiye, Osmanlı Devleti borç batağında dış borç arayışındayken dünyadaki Siyonist teşkilatlar harekete geçiyor, Osmanlı’ya borcu kadar para teklif ediyor ama Filistin’de toprak karşılığı. Onun (Sultan Abdülhamid) söylediği şey ne: “kanla alınan vatan toprağı parayla satılmaz.” ve onun bedelini hala ödüyoruz. Bizim özgürleşebilmemiz için Kudüs’ün özgürleşebilmesi lazım.

 -Tam bir asır önce imzalanan Balfour Deklarasyonu, İsrail’in kuruluşundaki en önemli kilometre taşlarından birisi. Peki, İngiltere’yi bu deklarasyonu hazırlamaya iten neydi, İsrail’in İngiltere üzerinde bir baskısı mı vardı?

Bunun sebebi, biz batı medeniyetine Protestan ve Katolik perspektifinden bakarak Hristiyan-Batı kulübü diyoruz aslında öyle değil, Batı medeniyeti Anglosakson dediğimiz medeniyet öncesi de var ama bir Yahudi-Hristiyan medeniyetidir ve biri diğerinden müstağni değildir, ruh ikizleridir. Nitekim bugün bunu hegemon, istilacı Amerikan emperyalizminde görüyorsun. 1850’lerden önce bunu, İngiltere bilfiil, bilguvveh icra ediyordu. 1850’lerde Amerika’ya devretti, akıl babası fikir babası modunda kenarda iteleyici, destekleyici güç olarak durdu, işin jandarmalığını Amerika yaptı ama perde arkasında Yahudi-Hristiyan ittifakını medeniyetinin itici gücü olarak durdular. Dolayısıyla Katoliklerin Protestanların İtalya’da Roma’sı İstanbul’da henüz ulaşamadıkları Fenerpatriği hayali varsa, Yahudinin de kendine has Siyon devleti olmalı çünkü bu ittifak bunun için var. Mesela Papa 10. Piyon Avrupa, eski adıyla AET’nin (Avrupa Ekonomik Topluluğu) fikir babası. E’si düştü Avrupa Topluluğu oldu. Papa 10. Piyonun etkilendiği en önemli şey, Tevrat’tır İncil değildir, çünkü söylediği sözler var, Aytunç Altındal’ın ifade ettiği şeyler, diyor ki: “eğer siz kendi aranızda adına 100 yıl savaşları dediğiniz şeyleri yapmaya devam ederseniz yani, İngiltere ile Almanya, Fransa ile Almanya, İspanya ile diğerleri arasında güç mücadelesini çıkar mücadelesini devam ettirirseniz, o zaman ortak menfaatimizin devletini inşa edemeyiz.” Ortak menfaatin devletinden kasıt bugünkü İsrail. Dolayısıyla bakın, Hitler döneminden bahsediliyor ama Almanya İsrail’in nerede çıkarı varsa orada İsrail’in yanında durma ihtiyacı hissediyor, Fransa, İspanya, İngiltere bugün dahi hakeza. Yani varlıklarını İsrail’in varlığıyla tevhid edebilmişler, “hatta varlığım varlığına armağan olsun” anlayışıyla hareket edebiliyorlar, biz olmasak da olur ama İsrail olmadan asla, sözünü bilfiil icra ediyorlar. Buradan sonuç, istihraç (çıkarım) olmalı o zaman. İsrail, sadece İsrail değil, nitekim 6 gün savaşlarında Mısır ile İsrail savaştığında, Amerika’nın ve küresel istilacının en küçük müdahalesine kadar Mısır, İsrail’i yenmişti. Buradan anlıyoruz ki batı medeniyeti, sadece bir Hristiyan-Batı kulübü değil, aynı zamanda karma Yahudi-Hristiyan ittifakının adına bir blogdur.

 -O dönemde İsrail mi güçlüydü, kendisinin olmayan bir toprağı başkasına satan İngiltere mi? Yoksa İngiltere’yi aslında Siyonizm mi yönetiyordu?

Bugün dahi onlar yönetiyor. Yani mesela hep konuşuyoruz, dünyayı aslında 5 kişilik çete yönetiyor, yani işte para babaları dediğimiz şey. Onların istediği kadar devlet olur. Hatta devletler onların istediği kadar yürür, yeryüzündeki bütün insanların varlığı o 5 ailenin varlığına emanettir derler. Kim o 5 aile, temeline indiğimiz zaman İngiltere’nin de Amerika’nın da Rusya’nın da Çin’in de Fransa’nın İspanya’nın da ağababası, yani bugünkü ete kemiğe bürünmüş haliyle adına İsrail dediğimiz devletin ötesinde küresel iktidar çete. Yani Birleşmiş Milletleri de kuran onlar, bugün Ortadoğu’yu parsel parsel çizenler de onlar. Sonuçta 8,5 milyar dünya insanlığının yekpare adına hizmet ettiği de onlar. Biz bağımsız, hür değiliz iktisadi, kültürel açıdan. Almanya’yı İngiltere’yi Fransa’yı İspanya’yı bağımsız görüyoruz onlar da bağımsız değiller, bağımlılar.

 

 -Bu deklerasyon öylesine verilmiş bir vad mi yoksa hesaplı planlı bir eylem miydi, İngiltere’nin bir amacı var mıydı ?

Kainatta tesadüflere yer yoktur, hiçbir şey plansız değil yani İngiltere ölçeğinde bir devletin eyleminin plansız ve spontane olduğunu söylemekle dünya tarihiyle alakalı hiçbir şey bilmediğimizi ispat etmiş oluruz.  İngiltere’de think-thank’leriyle meşhur Şarkiyat Enstitüsü var, mesela Şarkiyat doğu bilimi demek, Şarkiyat Enstitüsünde 50 binin üzerinde üst düzey o think-thank denilen mühendislik çalışmasından çıkmış, birkaç dil bilen, bizim coğrafyamızı bizden daha iyi bilen ve hatta bizim dinimizi diyanetimizi bizden daha iyi bilen insanlardan müteşekkil donanımlı insanlar ama bunlar Oryantalist, müsteşrik bir dava bir idealizm adına oradalar.  Nitekim işte Osmanlı’nın yıkılışı döneminde Yemen’e giden doktorların, hemşirelerin, toplum bilimcilerin, mühendislerin Şarkiyat Enstitüsünden yollanan insanlar olduklarını biliyoruz. Yani saatin dişlileri gibi elin oğlunun yüz, iki yüz, üç yüz yıllık planları var, elin oğlu (İsrail) acele etmiyor, üzerine düşeni bihakkın ifa ediyor, biz programsızız plansızız. Bu vesileyle hayırla yad etmek istiyorum, Rahmetli Prof. Dr. Mahmud Esad Coşan Hocaefendi’nin bir sohbetini dinlemiştim teberrüken bir radyoda arabada giderken. Orada diyor ki ben İngiltere Londra’da bir köşke misafir oldum, işte bir seminer verecek, butik bir köşk yani otel, sonra indim aşağıya baktım kara kaplı bir defter var, hatıranızı yazar mısınız efendim dediler. Ne var orada diye baktım, köşk yüz yıl önce inşa edilmiş, yüz yıl boyunca dünya çapında önemli kim misafir olmuş hepsinin kaydı var. Diyor ki; elin oğlunun köşkünün yüz yıllık tarihi kayıt altında, kaldı ki bizim yüz yıllık hafızamız yok. Onun için antropologlar Batı’da en önemli ilim adamlarıdır, antropoloji de en önemli ilim dalıdır, antropologlar en yüksek geliri elde ederler, çünkü antropologlar ontolojik olarak bir toplumun varlığını ifade ederler. Ontolojik olarak kendinizi tarif edemezseniz, varlığınızı devam ettiremezsiniz. Şimdi biz ontolojik olarak neyiz sorusunun cevabını, verebilecek noktada mıyız? Değiliz, kafa karışık, kavramlar henüz gönül dünyamızda zihnimizde ufkumuzda yüreğimizde netleşmemiş, onun için bir milli heyecan, uyanış dediğimiz şeyi gerçekleştirmekte zorlanıyoruz, elin oğlu öyle değil, yani muvaffakiyeti de ülkeleri işgalleri de tesadüfi değil. Kristof Kolomb’un keşfiyle başlayan süreçten sonra, 500 yıllık yükselme döneminde ilmek ilmek sadece devlet olmadılar, muktedir devlet olmanın önünde engel ne varsa, bertaraf ettiler ve bütün küresel dünyayı hakikaten cidden iliklerimize kadar istila ettiler.

 -Siyonizm dünyayı yönetiyor dediniz, peki İsrail bu süreç için neden İngiltere’yi tercih etti bir Almanya, Fransa’yı değil de?

O dönem, dünyanın hegemonik imparatoru İngiltere’ydi. Yani Yeni Zelanda’dan alın Baltık Denizi’nin uçlarına kadar Amerikan kıtasını alın, kaldı ki daha düne kadar Amerika’nın yarısı İngiltere’nindi. 18. Yüzyılda İngiltere’den ayrılıp Amerika Birleşik Devletleri diye oraya katılmayı yeğleyen eyaletler oldu, İspanyollar hakeza. Yani o günün itekleyici tetikleyici karar verici, imparator gücü, Britanya imparatorluğuydu ama bugün, 19. Yüzyılın 2. çeyreğinden sonra Amerika’ya devrettiler, dünyanın jandarması Amerika. İsrail adına bugün de konuşan kim, Amerika. Bugün bu, yarın adı değişebilir. Anglosakson medeniyeti adına dünyada kim ahkam kesiyorsa, İsrail’in hamisi o olacaktır.

 

-Bu deklerasyonun yazıldığı sıralarda Osmanlı’nın durumu nasıldı, deklerasyona tepkisi ne oldu, ne gibi önlemler alındı?

Yani biz Karlofça’da, aslında süngüleri indirmiştik, o son zaferlerimiz, yaralı aslanın tipik karakteristik bir tavrı tarzıydı. Son 300 yıldır biz gerileyen, kaybeden, kendisini yenileyemeyen bir yapının adına Osmanlı’nın son dönemi diyoruz. Şöyle yapabilseydik mesela, on bin yıllık tarihi olan 2 bin yıllık mutlak dünya hakimiyeti olan bugün bunun bin yılı, İslam’dan önce bin yılı İslam’dan sonra, bir devlet aklı hareketi refleksiyle hareket etseydik, Batı’nın kendi içerisindeki çıkarını körüklerdik, kenara çeker seyrederdik, Sultan Abdülhamid bunu yaptı.  Dolayısıyla Almanya’ya adına itilaf-ittifak devletleri dedikleri devletlerin çarpışmasından siz niye vazife çıkardınız. Sonuç şu: Fransa’da Almanya’da, İngiltere’de, Amerika’da eğitim görmüş, Batı standartlarında geri kalmışlığımızdan etkilenerek oraya hayranlık duyulmuş içimizdeki Batıcı aydınların ufuksuzluğu, vizyonsuzluğu, basiretsizliği, ferasetsizliği, yani kendimizle alakalı, göğsümüzde vicdanımızda sakladığımız o büyük kuvvetten habersizliğin tezahürü. O dönemde Osmanlının tepkisi ne olur? Bad-ı Harab-ı Bosna. Derler ya, adın ne mülayim sert olsan ne yazar, bitmişsin. Musul’u Kerkük’ü Diyala’yı Süleymaniye’yi o gün 1924’te Milletler Cemiyeti’ne itiraz etmesine rağmen alamayan bir Türkiye, Kudüs’ü savunamazdı.

--Balfour Deklarasyonu’ndan yaklaşık bir yıl önce 9-16 Mayıs 1916 tarihlerinde İngiltere-Fransa arasında, Osmanlı İmparatorluğu’nun, Anadolu ve Ortadoğu topraklarının paylaşımını içeren Sykes-Picot adında gizli bir anlaşma imzalandı. Anlaşma sonrası  Filistin uluslararası bölge oldu. Bu anlaşma ile Balfour arasında nasıl bir bağ kurabiliriz?

 Ben şöyle değerlendiriyorum. Bunu, İngiltere o zaman küresel mutlak, hegemonik güç olarak maddi anlamda, mutlak güç sahibi cenabı Allah’tır, tek başına Ortadoğu’da olması gereken neyse, yapma isteği ve arzusunu, bilfiil icra ediyordu ta ki Kut’ül Amare’ye kadar. Kut’ül Amare’de can havliyle Osmanlı, acı bir yenilgiyi hatta zilleti Britanya İmparatorluğu’na tattırdı. Son 300 yıllık tarihinde ilk defa bu denli ağır bir yenilgiyi tattıktan sonra şöyle düşündü İngiltere; her halde bunlar, bizim anladığımız anlamda henüz hasta değil, veyahut hastaysa da grip, yani kanser değil, endişeye kapıldı ve Fransa ile masada güç birliğine ve paylaşıma gitme ihtiyacı hissetti. Nitekim Akdeniz’den İran sınırına kadar bölgeyi içine Adana’yı Hatay’ı Kahramanmaraş’ı alan haritayı Fransa’ya verdi, ötesinde Kudüs ile ilgili hayali yine kendisine bıraktı. Yani burada güç paylaşımı var. Nitekim bugün görüyoruz coğrafyamızda, perde arkasında Amerika ile Rusya’nın yine İngiltere ile Fransa’nın Almanya ile Çin’in bizim aleyhimize nasıl birleşebildiklerini hep beraber görüyoruz.  Yani dünün o Sykes Picot anlaşması bugün fiilen tezahür ediyor. O günün şartlarında Kut’ül Amare’deki yenilgiden kaynaklanan mecburi ittifak.

 

 

-Yani bu Balfour Deklarasyonu aslında çok daha öncelere dayanıyor, hatta Sykes Picotla da bu garanti altına alındı.

Elin oğlunun (İsrail)  a b c d e şıkkı var, tek dikiş atmıyor çift dikiş de atmıyor,  a şıkkı İngiltere bugün bunu tek başına yapacak b şıkkı Kut’ül Amare’de o hezimetinden sonra Fransa’yı devreye koydu, eğer ikisi yetmeseydi, yerine o günkü Rusya’yı koyacaktı. Nitekim Rusya’nın boğazları almasına mani olan da o günkü İngiltere. Yoksa boğazları Rusya işgal edebiliyordu 1. Dünya savaşından sonra sıcak denizlere inerse o büyük imparatorluğun çökebileceğini düşündü, güçler dengesinden dolayı biz bugün boğazı kendi ülkemizin boğazı olarak seyredebiliyoruz. Ama şu karasular hala bizim kontrolümüzde değil.

- Bu deklerasyona o dönem gerek batı gerekse İslam ülkelerinden tepki verenler oldu mu, olduysa hangi ülkeler ve nasıl verdi?

Müslümanların yaşadığı ülke vardı ama Müslüman yoktu. Şimdi Necip Fazıl Kısakürek (ra) Hocası Seyyid Ahmed-i Arvasi’ye soruyor;  “efendim bu mazlum Müslümanlar, ne zaman kurtulacak”, o da cevap veriyor, “gösterin bana Müslümanları ne zaman kurtulacağını size söyleyeyim.” Bugün de geçerli. Yani Üstadın, “siz hayat süren leşler sizi kim kurtaracak” nidası neyi ifade ediyor? Aydın Söke’de bir ziyaretim sırasında Cuma namazına gittim, hocaefendinin birisi de hutbede ama her cümlesi bir ders, hutbe irad ediyor, orada bir cümle aklımda kaldı o gün bugündür şuramda duruyor; “bir insan tüm değer yargısı midesine giren şeyse, onun değeri midesinden çıkan şey gibidir.” Şimdi bakın gençliğimize derdimiz ney makam mevki mansıp iyi bir kariyer, maaş, eş, iş, ev, araba, rahat huzurlu ve konforlu mekanlar, halbuki bizim için bütün bunlar arızidir, “Keen lem yekün” hükmündedir, yani rıza-i vari büyük hedef sende yoksa, sen adı konulmamış bir cücesin. Bize söylüyorlar bunu. İmam-ı Gazali’nin meşhur ihyasında bir söz var: “yıldızlar her ne kadar siz ona ulaşamasanız da o sizi aydınlatır, hedefi büyük olanın varacağı yer küçük olmaz.” Niye küçük, niye debeleniyoruz; ufuksuzluğumuz vizyonsuzluğumuz. Ben daha ötesini söyleyeyim. 1950’lerde 60’larda, taksim meydanında “Girit bizim kanımız, feda olsun canımız” sloganıyla mitingler yapılırdı, siz o gün Girit’e, dört elle sarılabilseydiniz… Siz Girit’e sahip çıkamadığınız için bugün Kıbrıs’ı konuşuyorsunuz, 12 adalardan vazgeçtiğiniz için Güney Doğu’yu konuşuyorsunuz, Musul’dan Kerkük’ten Telafer’den Diyala’dan Halep’ten vazgeçtiğimiz için bugün kendi içimizde, eşkıya sürüsüyle baş edemiyorsunuz. Siz Batı Trakya’dan Yahya Kemal’in “vatan yahut Silistre” diye ifade ettiği, eğer Silistre yoksa vatan yoktur sözü, ki kaldı ki Silistre ile alakalı ansiklopedi yazsınlar, ben Yahya Kemal’in o sözünden sonra Silistre nedir diye baktım, gerçekten Silistre bizim topraklarımız içinde değilse vatan yoktur, bu kadar önemli. Biz neyi kaybettik biliyor muyuz; mesela 100 dolarını kaybeden bir hafta uyuyamıyor, bir maaşını kaybeden bir ömür uyuyamıyor, “halbuki biz nettik o koskoca illeri” diye Abdurrahim Karakoç’un ifade ettiği ne yaptık biz Sudan’a Kahire-i İskendiriye’yi, ne yaptık biz Mekke-i Medine’yi, nerede bizim Kudüs’ümüz Gazze’miz, Nerede bizim Kızıldeniz’imiz Akdeniz’imiz nerede bizim Karadeniz’imiz nerede o balkan diyarı? Gurbet diyarları nerede. Şimdi bu aşkı muhabbeti iştiyakı gençliğe veren ruh iksiriyle tanışmadığınız müddetçe, biz sadece Kudüs’ün hezimetini değil, şehirlerimizin ruhsuzluğuyla alakalı da bize ait ağıtlarımızı ifade edeceğimiz günlerin arefesindeyiz.

 

 -Deklarasyon sonrasında Filistin’de genel olarak neler yaşandı?

Ben Gazze’ye gittim. Gazzeli dostlarım, arkadaşlarım var. Gazzeli ağıt yakmıyor, Gazze’nin kendisi, bir şehir olarak, inliyor. Hazreti Ömer efendimizin fethiyle inşa ettiği, sabah namazını kıldırdığı cami, o Ketibe Meydanı’nda Hamas’ın manevi lideri Şeyh Ahmet Yasir’in namaz kılıp şehit edildiği yerleri dünya gözüyle görmek, orada namaz kılmak nasip oldu. Evsiz barksız yersiz yurtsuz hürriyetsiz ağıt yakan bir millet. O deklarasyonda var ya, gerçekten vatansız millet tabirinin karşılığı Filistinliler. Her şeylerini kaybetmişler. Dolayısıyla her şeyini kaybetmiş, ötekileştirilmiş küresel dünyanın en mazlum halkı. Yani daha ne kaybedebilir Filistinli ki; hürriyetini, bayrağını, devletini, toprağını kaybetmiş. Sığındığı yerde de rahat bırakılmayan onlara liderlik yapan ellerinden tutan kim varsa Fas’ından Lübnan’ına kadar lider kadrosunun tamamına yakını şehit edilmiş bir halk. Her şeyini kaybetmiş. Karikatür kaleme alan onunla teselli olan insanları da gidip İngiltere’de öldüren, Amerika’da “Bilginin İslamileştirilmesi” adlı kitabı kaleme alan İsmail Raci Faruki’yi orada öldüren bir acımasız, vicdansız, damarsız, Allahsız 5’li çete tarafından her türlü hayat hakları elinden alınan bir halk.

 -Son olarak Filistin’in illegal olarak satıldığı Deklerasyon hakkında bilmemiz gereken en önemli şey nedir?

Bence geri gidiş dönemi sona erdi. Aslında bütün küresel hegemonik güçlere rağmen Gazze’deki iradeye diz çöktürememek onlar açısından sonun başlangıcı. Yani bir millet, tamam şu andan itibaren buradan geriye gitmiyorum, ucunda ne varsa var, dediği andan itibaren o milleti yenemezsiniz, yani ancak soykırım yapmanız lazım, bir kitle imha silahıyla adına nötron mu diyorsun atom mu diyorsun kimyasal mı diyorsun yok etmen lazım. Ve buna da Cenab-ı Hakk’ın müsaade vermeyeceği kanaatini taşıyorum. İsrail’in zeval kapısının yaklaştığını düşünüyorum. Burada Temimi’nin Filistinli bir muallim, bir muhaddis bir mürebbi bir mürşid yıllarca önce İslam mecmuasında okuduğum bir söyleyişini hatırlıyorum, İsrail’in zevali kaçınılmaz diyor orada. Sonun başlangıcını yaşıyorlar ve bundan sonra ne Amerika ne İngiltere ne küresel güçler tek başına dünyada belirleyici ana unsur olamayacak. Bu kırılma dönemidir diye düşünüyorum.  Bize düşen şey nedir? Bize düşen önce kendimize dönmemiz, kendi aslı unsurumuza dönmemiz, millileşmemiz ve İslamileşmemiz, birini diğerinden ayırmıyorum. Yani bu noktada İslamcı anlayışı söylemiyorum, İslamcı kelimesi kavramını dindarla dincilik arasındaki fark gibi görüyorum ben. Yani aslımıza, özümüze döneceğiz, kendimize döneceğiz, sadece kaybettiğimizin farkında olursak kazanmanın yollarını ararız.

Alparslan Malazgirt’e geliyor kararlı, ulaklarını öncü birliklerini Bizans ordusunun geliş istikametine sevk ediyor, ulak büyük bir heyecanla geliyor, ne haber diyor Alparslan, o da diyor ki, efendim 150 bin kişilik dev gibi bir ordu ve mücehhes donanımlı ve kararlı bize doğru yaklaşıyor. Sultan Alparslan’ın emrinde 20-25 bin kişilik ordu var, söylediği söz çok önemli desene biz de onlara yaklaşıyoruz. İşte bu. Onların deklarasyonu değil, Kainatı bu dünyayı bizim kararlılığımız kurtaracak veya kararsızlığımız hüsran kapılarını sonuna kadar aralayacak. Onun ne dediği önemli değil! Bizim ne dediğimiz önemli çünkü biz özneyiz, biz antitez değiliz ve biz teziz. Aliya İzzetbegoviç’in oğlu, Bakir İzzetbegoviç’in bir gazetede röportajını gördüm 2 yıl önce, siz tamam yeter dediğiniz günden beri dünyanın kalbi atmıyordu, Türklere söylüyor bunu. Önce, Karlofça ile başlayan süreçte, yorulduk dediğimiz süreçte, gardlarımızı indirdiğimiz süreçten itibaren bizsiz olmuyor, demenin ve biz olmanın mücadelesini vermemiz lazım.

Son olarak şunu söylemek istiyorum Muhsin Yazıcıoğlu’nun, BBP’nin çizgisi şu: Özelde Türk dünyasının birlikteliği, genelde bütün bir İslam dünyasının birlikteliği, yani bu aile birlikteliği olduktan sonra, şehir birlikteliği iddiası gibi bir şey meşrudur ve İslamidir. Dolayısıyla biz doğu Türkistan dramına Kırım’daki işgale Hocalıda Şuşa’de Laçin’deki drama ne kadar tepkiliysek, Kudüs’teki acıya da o kadar duyarlıyız, yani birini diğerine tercih etme noktasında değiliz, öbür türlü biz olmayız.  Teşekkür ederim röportaj için.

-Efendim biz teşekkür ederiz muhteşem misafirperverliğiniz ve bu güzel röportaj için.  

 

08/11/2017 12:03:00
Yorum İco
663
YORUMLAR
YORUM YAP
0 Yorum bulunmaktadır.
Anahtar Kelimeler