KÜRESEL GÜÇ KAYMASI ABD’Yİ ORTADOĞU’DAN ÇEKİLMEYE ZORLUYOR

ABD, jeopolitik avantajını ve muazzam iktisadi ve askeri gücünü korusa da, yükselen rakipleri Çin ve Rusya karşısında gücü nispeten zayıfladığından dünyayı tek başına idare etmesi imkânsızlaşıyor
15/02/2019 14:05:00
Analiz Haber

ABD'nin kaotik Ortadoğu siyasetinin ve bölgede açık bir strateji izlemeyişinin ABD yönetiminin iç işleyişiyle doğrudan bağlantılı veçheleri var. [1] Bununla beraber meselenin bölgesel ve uluslararası sistemi ilgilendiren yönlerini de dikkate almak gerekiyor. Zira ABD’nin Ortadoğu’da hâkim ve hegemon aktörlüğünü sarsan ve bölgeden geri çekilip başka alanlara odaklanmasını zorunlu kılan jeopolitik, ekonomik ve teknolojik bir dizi gelişme yaşanıyor.

Bu gelişmelerin başında son yıllarda küresel güç kaymasını tetikleyen iki temayül geliyor: Bir yanda Rusya’nın Avrupa ve Ortadoğu’da, Çin’in ise Asya-Pasifik başta olmak üzere dünya genelinde çok daha iddialı ve etkin birer aktöre dönüşmesi; diğer yanda Batı’nın, bilhassa ABD’nin İkinci Dünya Savaşı sonrası kurulan –ittifaklara, çok-taraflı kurumlara, güvenlik garantilerine, uluslararası anlaşmalara ve ortak değerlere dayalı– dünya düzenini sürdürme irade, güç ve kapasitesini giderek yitirmesi. Her ne kadar ABD, jeopolitik avantajını ve muazzam iktisadi ve askeri gücünü korusa da, yükselen rakipleri Çin ve Rusya karşısında gücü nispeten zayıfladığından dünyayı tek başına idare etmesi imkânsızlaşıyor. Bu güç kayması süreci son derece tehlikeli olup jeopolitik rekabet, şu an için fiilî bir büyük savaşın kıvılcımını ateşlemese de başka her türlü araçla; yani ticari, mali, istihbari, siber, propaganda vb. mücadelelerle devam ediyor.

Peki ABD küresel aktörlüğünü rakipleriyle paylaşmaya, yani çok-kutuplu bir dünyaya hazır mı? Tabii ki hayır. Tam da bu yüzden Amerikan menfaatlerini seleflerine kıyasla çok daha dar bir çerçevede tanımlayan Obama ve Trump yönetimleri, Ortadoğu’dan geri çekilerek bölgedeki müttefiklerini öne çıkarmaya, dünyadaki taahhütlerinde, masraflarında ve asker sayısında kısıntıya gitmeye ve stratejik çıkarlar bakımından Çin’le mücadele edeceği Asya-Pasifik bölgesine odaklanmaya çalışıyor.

Tarihte birçok büyük gücün düştüğü ‘emperyal kibir’ tuzağına ABD de düştü ve Amerikan hegemonyasında sonun başlangıcı –11 Eylül saldırıları sonrası giriştiği– Ortadoğu’daki askeri maceraları ve dünyanın farklı yerlerinde askeri varlığını muazzam şekilde artırarak aşırı yayılması oldu. 2000’lerdeki bu başarısız askerî maceralar trilyonlarca dolara patladı; şu an ABD dünyanın en borçlu ekonomisi. Tam da bu süreçte ABD’de orta ve alt sınıf Amerikalıların hayatını altüst eden 2008 Finans Krizi’yle başlayıp dünyaya yayılan iktisadi durgunluk ve kriz de önce toplumsal, sonra siyasal ve nihayetinde sistemsel bir altüst oluşu tetikledi. Yine aynı süreçte iletişim teknolojileri ve uzay-atom-biyoloji alanlarında kaydedilen muazzam ilerlemelerle hayatın hemen her alanında köklü değişimler yaşanırken, siyasi alandaki donukluk ve 20. yüzyıldan kalma yönetişim modeliyle yola devam etme ısrarı sistemsel krizi daha da derinleştirdi.

- Büyük stratejiler de tıpkı büyük fikirler ve ideolojiler gibi tükendi

Öte yandan dünyanın tarihte hiç görülmedik bir hızla değişip dönüştüğü, küresel sistemin belirsizliklerle ve çok bilinmeyenli denklemlerle dolu olduğu günümüzde, geleceğe matuf sağlam stratejiler geliştirebilmek ve uygulamaya dökebilmek de neredeyse imkânsız. Hâlihazırda Çin’in “Yeni İpekyolu” da denilen “Yol ve Kuşak” projesi dışında dünyada hiçbir güç, büyük stratejiler çerçevesinde kapsamlı ve uzun vadeli politikalar üretemiyor. Tıpkı dünyada 19. ve 20. yüzyılda yaygın olan büyük fikirlerin ve ideolojilerin çoktandır tükenmesi gibi, artık büyük stratejiler de yok.

ABD’nin Ortadoğu politikası da bundan nasibini alıyor. Son on yıldır Washington yönetimleri, hızla değişen bölgede, konjonktürün kıskacında, taktik politikalarla temel hedeflerine ulaşmaya çalışıyor. Hatta zaman zaman hasar kontrolüyle bölge politikasını şekillendirmek durumunda kalıyor.

- Ortadoğu’da düzen kurucu bir küresel güç artık yok

Konu Ortadoğu olduğunda sık sık yapılan 1916 Sykes-Picot benzetmeleri, yani Amerikan-Rus gizli görüşmeleri ve paylaşımlarıyla Ortadoğu’da kolayca yeni bir düzenin kurulabileceği vehmi, aslında günümüz dünyasını ve güç dengelerini anlamaktan uzak bir anlayışın ürünü. Zira şu an dünyada çatışmaları durdurucu ve –tıpkı Birinci Dünya Savaşı’nın ardından İngiltere ve Fransa, İkinci Dünya Savaşı’nın ardından ABD ve SSCB gibi– düzen kurucu/dayatıcı hegemon bir küresel güç bulunmuyor. Dahası Türkiye, İran, Suudi Arabistan-BAE ikilisi ve İsrail gibi bölgesel güçler bir yüzyıl evveline kıyasla çok daha muktedir, çok daha cüretkâr, farklı çıkar algılarıyla birbirleriyle kıyasıya rekabet eder ve dolayısıyla bölgenin kaderini etkiler durumda. Buna bir de teknolojinin geldiği aşama itibarıyla tarihte ilk defa bireylerin birer aktöre dönüşmesini ve bunun da anarşiyi tetiklemesini eklersek, yerelde meşruiyet ve rıza olmadan salt dışarıdan dayatmalarla bölgede düzenin ve istikrarın tesis edilemeyeceği görülür.

Öte yandan ABD’nin müttefiklerine politikalarını dayattığı günler de bir bakıma geride kaldı. Zira Obama yönetiminin, önce Arap Devrimleri sürecinde başta Hüsnü Mübarek olmak üzere sadık müttefiklerini yarı yolda bırakması, ardından İran’la nükleer anlaşmaya imza atması ve nihayetinde Türkiye’deki 15 Temmuz Kalkışmasını el altından desteklemesi müttefikleri nezdinde ihanet duygusunu perçinledi. Ayrıca bölgede yaşanan altüst oluşlara çoğunlukla seyirci kalması veya düşük düzeyli müdahalesi ABD’nin bölgeden çekilmekte olduğu algısını pekiştirdi. Dolayısıyla şimdilerde müttefikler, Washington’ı fazla dikkate almadan, kendi milli ve iktisadi menfaatleri çerçevesinde daha serbestçe ve zaman zaman meydan okuyucu tarzda hareket edebiliyorlar. ABD’nin güvenlik taahhütlerine güven duymuyorlar. Güvenliklerini, (tıpkı Suudi Arabistan’ın Yemen’de, Türkiye’nin de Suriye’de yaptığı gibi) gerektiğinde ordularıyla bizzat çatışmalara girerek sağlamaya ve silah sistemlerinde ABD’ye olan bağımlılıklarını Rusya üzerinden aşmaya çalışıyorlar. Bu da ABD’nin geleneksel müttefikleri üzerinde etki ve baskı kurma kabiliyetini sınırlıyor.

- Müttefikleri öne çıkarmanın sınırları ve sıkıntıları

Aslında bu, Irak ve Afganistan’da bataklığa saplanmaktan gerekli dersleri çıkaran mevcut Amerikan yönetiminin de kısmen bir tercihi. Zira “Ben dünyanın başkanı olmayacağım”, “ABD’yi yeniden büyük ve güçlü bir ülke yapacağım” vaadiyle başa geçen Başkan Trump’a göre, “baş belası” bir bölge olan Ortadoğu’da ne kadar Amerikan kanı veya parası akıtılırsa akıtılsın kalıcı barışı ve güvenliği sağlamak imkânsız. Dolayısıyla bölgedeki müttefiklerine danışmanlık ve eğitimle geriden destek çıkmak, onlara alabildiğine silah satmak ve böylelikle onları daha muktedir kılıp “baş belası” bölgenin yükünü kendi kendilerine çekmelerini ve güvenliklerini kendi başlarına sağlamalarını temin etmek temel politikası olarak beliriyor. Yani artık müttefiklerin ellerini taşın altına koyması, sahada işi sahiplenmesi gerekiyor. Bu bağlamda Suudi Arabistan, BAE ve İsrail’i merkeze alarak bölge politikasını inşa etmeye çalışıyor. Terörle ve radikallikle savaşı, Müslüman ülkelerin kendi sorumluluğu olarak görüyor ve işin sadece DEAŞ ve el-Kaide’yle mücadele kısmına odaklanmakla yetiniyor. Bu haliyle Trump’ın Ortadoğu politikası aslında Obama’nın bölge politikasına genel hatlarıyla benziyor. En temel fark, İran politikasında ortaya çıkıyor. Ayrıca iktisaden zor durumdaki müttefiklerine bile mali yardımları kesmek ve Körfez’in paralarını mümkün olduğunca Amerikan ekonomisine kazandırmak da Trump’a özgü politikalardan.

ABD’nin düşük maliyetli bu yeni politikasının başarısı, bölgedeki müttefiklerinin yeterli güce ve kapasiteye sahip olmasına, daha da önemlisi kendisiyle aynı hedeflere ve çıkarlara bağlı kalmasına bağımlı. Oysa şu an müttefikler, kendi bölgesel nüfuzlarını artırmak ve karşı karşıya oldukları tehditleri ve meydan okumaları asgariye indirmek için mücadele ederken ABD’nin bölgedeki çıkarlarını ve politikalarını pek de gözetmiyorlar. Hatta zaman zaman (Başkan Trump’ın her daim arkalarında duracağından aldıkları cesaretle) Kaşıkçı cinayeti, Katar’a abluka ve işgal planı, Lübnan Başbakanını istifaya zorlama gibi skandal adımlarla hem Trump’ın Evanjelik ekibinin hem de Amerikan müesses nizamının bölge politikalarını zora sokabiliyorlar.

Ayrıca sahada öne sürdüğü Arap müttefiklerinin kapasitesi sınırlı ve yetersiz. Bu bağlamda Arap dünyasının kadim medeniyet merkezlerinde siyasi otoritelerin iflası ve yaşanan çok-boyutlu krizlerle birlikte nüfusu az, stratejik akıldan yoksun ve dostunu-düşmanını parayla satın alarak dış politikasını yürütmeye alışmış Körfez’e bel bağlaması bir handikap. Bunun fakında olduğundan İran’ın yayılmacılığına, siyasal İslam’a, radikalizme, terörizme ve kısmen de Türkiye’nin yükselişine karşı –kendisinin ve İsrail’in geriden desteğiyle– Mısır, Suudi Arabistan, Körfez ülkeleri, Ürdün ve Fas’tan müteşekkil “ılımlı Sünni Arap ittifakını” yeniden canlandırma projesi Trump’ın Mayıs 2017’deki Riyad zirvesinden beri devrede. Şimdiye kadar İsrail ile Arap ülkeleri arasındaki gayriresmi ilişkileri güçlendirmek ve aleniyete dökmek dışında somut bir meyvesi alınamayan bu projenin bugünlerde (13-14 Şubat’ta) Varşova’da gerçekleştirilen İran karşıtı Ortadoğu Zirvesiyle ne denli işlerlik kazanacağı, bir soru işareti. İlgili ülkelerin ortak tehdit algılamalarına rağmen aralarındaki çıkar farklılıkları bu projenin başarı şansını düşürüyor.

- Rusya, ABD’nin bıraktığı boşluğu doldurabilir mi?

ABD’nin taahhüt altına girme konusundaki isteksizliği, Ortadoğu’da kriz yönetimlerinde ve barış süreçlerinde diplomatik öncülüğünü ve etkinliğini yitirmesine de yol açıyor. Bunun en çarpıcı yansıması, tamamı Amerikan müttefiki olan Körfez İşbirliği Konseyi içindeki ihtilafları çözememesi. Suriye çatışmasının diplomatik müzakere masasında etkili bir aktör olamaması. Keza Filistin yönetimine baskı ve şantajla dayatmaya çalıştığı, dünyaya “Yüzyılın Anlaşması” diye pazarladığı Ortadoğu Barış Planını bir yıldır açıklayamaması. Hal böyleyken geleneksel müttefikleri de ya Washington’dan umudu keserek Moskova’ya doğru kayıyor ya da iki güç arasında bir denge siyaseti gütmeye çalışıyor.

Bununla birlikte Rusya ABD’nin bıraktığı boşluğu pragmatik bir şekilde doldurmaya çalışmak ve çoktan çökmüş olan eski düzenin hamiliğini üstlenmek dışında sağlam ve vizyoner bir bölge stratejisine sahip değil. Bölgede birbirine rakip, hatta hasım bütün taraflarla muhatap olabilen tek aktör olma avantajıyla krizlerde güvenilir bir arabulucu olarak diplomatik bir rol kapmaya çalışıyor. Tabii bu o kadar da kolay değil. Siyaseten arabuluculuk yapsa bile gerek tarafları büyük tavizlere ikna etmek, gerekse yaşanan büyük yıkımın yaralarını sarmak, normalleşmeyi sağlamak ve kalıcı barışı tesis etmek için gerekli iktisadi kaynaklara sahip değil. Son yıllarda bölgesel güçlerle ilişkilerini derinleştirse de başta İran-İsrail ve Suudi Arabistan-İran olmak üzere söz konusu güçler arasında (şu an vekâlet savaşları şeklinde cereyan eden ama) her an yeni bir çatışma potansiyeli taşıyan derin rekabeti idare etmesi hiç kolay değil. Öte yandan her ne kadar –tıpkı Türkiye, İsrail ve Mısır gibi– Körfez ülkeleri de Rusya’yla işbirliklerini artırsalar da Moskova, önce İngiltere, ardından ABD’nin yüzyıldır üstlendiği şekilde büyük askeri üslerle Körfez’in güvenliğini sağlayıcı bir rol oynayamaz.

- ABD’nin Ortadoğu’daki stratejisizliği sistemsel krizlerin bir uzantısı

Hâlihazırda Lübnan ve İran dışında bütün bölge ülkelerinde Amerikan askeri kuvvetlerinin var olduğunu ve Washington’ın gerek müttefikleri gerekse hasımlarına karşı elindeki caydırıcı iktisadi ve istihbari kartları halen koruduğunu düşünürsek, ABD’nin Ortadoğu’dan çekildiği iddiası abartı olur. Ancak gerek Ortadoğu’da gerekse dünya genelinde Amerikan nüfuzunun azaldığı, hegemon bir güç olmaktan çıktığı bir gerçek. Trump yönetimi altında ABD’nin sadece Türkiye, Suudi Arabistan, İsrail ve Mısır’la değil, dünyada Kanada ve Batı Avrupa gibi geleneksel müttefikleriyle de çıkar ve tehdit algılarının farklılaştığı, diğer bölgelerdeki müttefiklerinin de ABD’yle güvenlik ilişkilerini yeniden gözden geçirdikleri bir dönemdeyiz. Dünyada muazzam değişiklikler yaşanırken ve ikinci soğuk savaş acaba üçüncü bir dünya savaşına evirilir mi sorusu zihinleri meşgul ederken ABD’nin Ortadoğu’daki stratejisizliğinin ve çelişkili politikalarının aslında sistemsel krizlerin bir uzantısı olduğunu unutmamak gerekir.

15/02/2019 14:05:00
YORUMLAR
YORUM YAP
0 Yorum bulunmaktadır.